Copyright 2017 - Custom text here

Dr. Abdullah KIRAN

NEDEN SAVAŞA KARŞILAR

1991’de Irak’a karşı geliştirilen Çöl Fırtınası harekatının temel amacı bölgede bozulan statükoyu yeniden restore etmek idi. Yakın bir dönemde Irak’a karşı başlatılacak harekat ile bölge statüsünde yeniden bir yapılanma amaçlanmaktadır. İşgal operasyonuyla ABD Irak’a yerleşecek ve böylece Suudi Arabistan ve Suriye gibi ülkeler tamamen, Iran ise hem Basra Körfezi ve Irak ve hem de Afganistan sınırından ABD silahlı güçleri tarafından çevrelenecektir. Bu nedenle bölgedeki güçler, Saddam rejimiyle varolan tüm çelişkilerine rağmen, savaş karşıtı bir duruş sergilemektedirler. Savaş sonrası dönemde ABD güçleri tarafından kuşatılmış olmaktansa, Saddam’la yaşamayı yeğlemektedirler .

Kuveyt, Suudi Arabistan, Ürdün, Suriye, Türkiye ve İran, Irak’a sınırdaş olan altı ülkedir. Bu ülkeler arasında ABD ile gönüllü olarak hareket edecek yegane ülke Kuveyt'tir. Geri kalan diğer beş ülkenin de ABD ile farklı düzlemde ilişkileri olmasına rağmen, hiç biri Irak’ın ABD güçleri tarafından işgal edilmesi ve Amerikanın bölgeye yerleşmesi düşüncesine sıcak bakmıyor.

Irak’ın saldırısı üzerine 8 yıl Irak’la yıkıcı bir savaş içine girmek durumunda kalan İran, ABD işgaline en sert muhalefet eden ülkelerin başında gelmektedir. Aslında Amerika’nın Afganistan’daki askeri varlığı da dikkate alındığında, Irak’ın da işgaliyle İran hem Afganistan sınırında, hem de Irak ve Körfezden ABD kuşatması altında kalacaktır.

Haşimi Rafsanjani kamuoyuna yaptığı açıklamada, “Biz Irak’ın silahsızlandırılmasından yanayız, ancak İran İslam Cumhuriyeti Amerika’nın Ortadoğudaki varlığına kesinlikle karşıdır. Amerika’nın Ortadoğu’daki varlığı, Saddam’ın elinde kimyasal silahların olmasından daha tehlikelidir. Bizler çok iyi biliyoruz ki, Amerika Irak’a yerleştiği an, aynı silahları Irak’ın komşularına karşı kullanacaktır .”

ABD ile uzun yıllardan beri iyi ilişkiler içinde olan Ürdün’ün durumu Türkiye, Suriye, İran ve Suudi Arabistan’dan kısmen farklıdır. Uzun yıllar ABD ile ciddi sorunlar yaşayan, terörü destekleyen ülkeler listesinde yer alan Suriye, ABD güçlerinin yanı başından olmasından hoşlanmayacaktır. ABD’de, Suriye’nin uzun vadede kendi çıkarlarıyla bağdaşır politikalar sergileyeceği konusunda endişelidir. Dolayısıyla Suriye, bir süre sonra dayanılmaz bir ABD kuşatmasıyla karşı karşıya gelecektir.

Aslında Suudi Arabistan, İran ve Suriye’nin bu savaş karşısında tavır almalarını gerektirecek bir çok neden var. Açık ki bu savaşın sonuçları ulusal çıkarlarına aykırı olacaktır. Washington’un Irak petrol sanayisinde rehabilitasyona gidip petrol üretimini artırması, Tahran ve Riyad’ı olumsuz yönde etkileyecek bir başka gelişmedir. Irak petrolünde üretimin artması uluslararası piyasalarda petrol fiyatlarının düşüne yol açıp, İran ve Suudi Arabistan gibi ülkelerin petrol gelirlerinde azalmaya yol açacaktır .

Saddam Huseyin rejimiyle, özellikle petrol endüstrisi alanın çok sıkı ticari ilişkileri olan Rusya, Irak’ta herhangi bir rejim değişikliği durumunda bu avantajlarının tehlikeye girmesinden korkmaktadır. Bu nedenle Rusya, olası bir Amerikan işgalinin ardından, kendi çıkarlarının garanti altına alınması talep etmektedir. Üstelik Irak yüklü bir miktarda Rusya’ya borçlu. Rusya’nın Irak’tan 8 milyar dolar alacağı var. Rusya’nın bütün çabalarına rağmen, şimdiye kadar Amerika, Rusya ile bu borcu garanti altına alacak bir anlaşma yapmaya yanaşmadı. Amerika’nın endişesi, başka ülkelerin de benzer taleplerle ortaya çıkmasıdır .

BM’nin Irak’a karşı ambargoyu hayata koymasıyla, Saddam rejimi ülkenin dış borçlarını ödemesini askıya aldı. BM’nin değerlendirmelerine göre şu anda Irak’ın yaklaşık olarak 230 milyar dolar borcu var. Bu meblağın 60 milyarı doları ticari ve resmi borç iken, 170 milyar doları Kuveyt’in işgal edilmesinden kaynaklanan ödenmemiş savaş tazminatıdır .

Kremlin’i Amerikan işgaline karşı bir pozisyon almasına iten diğer bir faktör de, işgal sonrasında Amerika’nın Irak petrol endüstrisinde başlatabileceği canlandırmadır. Irak’ta petrol üretiminin yükseltilmesi dünya petrol fiyatlarını varil başına 18 doların altına çekebilir. Bu ise, ekonomisi önemli oranda petrole dayanan Rusya’nın işine gelmez . 

Irak’ta fert başına düşen milli gelirin şu anda 700 dolardan daha fazla olmadığı ve Irak nüfusunun %60’ının hükümetin karneyle dağıttığı gıdaya bağlı olduğu gerçeği dikkate alındığında, savaş sonrasında Irak’taki petrol üretimini artırmak, en somut seçenekler arasındadır. Ancak, Amerika ile karşı karşıya gelmek istemeyen Rusya’nın, son hamlede Amerika operasyonuna karşı muhalefetinden vazgeçebileceği ve gittikçe bu yönde işaretler verdiği görülmektedir . 

Amerika’nın Irak işgaline karşı en çok tepki gören iki Avrupa ülkesi, Fransa ve Almanya’nın Irak’la çok iyi ticari ilişkiler içinde oldukları bilinmektedir. “oil for food” (petrol karşılığı gıda) programı çerçevesinde Irak’a yapılan satışlarda, son beş yılda aslan payını Fransız firmaların kaptığı görülmektedir. BM verilerine göre Fransız firmaları son beş yıl içinde, Irak’a satılabilen mallar arasında, tıbbi malzemeden taşbaskısı makinalara kadar, değeri milyar dolarları bulan 272 başvuruda bulundular .

Bununla birlikle Almanya ve Fransa’nın ve bu iki ülke kökenli özel firmaların Saddam yönetiminden milyarlarca dolar alacağı var. Irak’ta oluşacak yeni yönetim veya yönetimler bu borçları tanımayacak. Aynı şekilde Saddam yönetiminin Almanya ve Fransa’yla imzaladığı petrol sözleşmelerinin de hiç bir geçerliliği kalmayacak. Saddam’ın Royal Dutch/Shell, Italy'nın Eni, Rusya’nın Lukoil ve Fransa’nın Total/Fina/Elf şirketleriyle 38 milyar dolar değerinde kontrat imzaladığı söylenmektedir. ABD’nin Irak işgaline direnen Almanya ve Fransa, Saddam sonrası Irak’ın yeniden inşasında, büyük bir olasılıkla dışarıda bırakılacaklardır .

Amerika’nın Irak işgalinden en çok hoşnut görünen Kürtler bile kimi kaygılar taşımaktadır. 1960’tan beri ABD ile sağlıklı bir ilişki zemini yoklayan Kürtler, bütün bu zaman zarfında tatmin edici bir sonuca ulaşamadılar. 1972 ve 1975 yılları arasında ABD ve Kürtler arasında, genellikle İran ve İsrail üzerinde sınırlı ve gizli bir ilişki vardı. Ancak 5 Mart 1975’te, ABD’nin öncülüğünde Cezayir’de İran ve Irak arasında yapılan anlaşma, ABD -Kürt ilişkisini koparttı. Amerika, Irak’ın Kürtlere karşı kimyasal silah kullanmasında da oldukça toleranslı davrandı. Hatta ABD, kimyasal silah kullanma suçlamasını bir ara İran üzerine atmaya çalıştı .

Bu dönem ABD, 1990 yılına kadar , özellikle İran-Irak savaşı boyunca Saddam rejimini aktif bir şekilde destekledi. Körfez Savaşı sırasında Kürtleri Irak rejimine karşı ayaklanmaya davet eden ABD, Mart 1991’de ayaklanan Kürtlere kimyasal silahlarla saldıran Saddam rejimine, “Irak’ın iç işlerine karışmam” gerekçesiyle sessiz kaldı . 1995 yılında da ABD, Saddam’a karşı bir darbe hareketi içinde olan Kürtler ve Irak muhalefetini son anda yalnız bıraktı.

ABD’nin Irak’a saldıracağı yönündeki eğilimin belirmeye başladığı 6 aydan bu yana Iraklı Kürtler ABD’den, Irak’ın olası bir kimyasal silah saldırısına karşılık kendilerini hazırlamak istemektedirler. Şimdiye kadar Kürtler bir çok kez Amerika’dan kendileri için mobil klinik, gaz maskeleri, Cipro gibi antibiyotikler, biyolojik silahlara karşı panzehir olarak kullanılan Atropine gibi ilaç verilmesini talep ettiler. Yardım sözü verilmiş olmasına rağmen Kürtler hala olumlu bir sonuç alamadılar .

Kürtlerin karşı karşıya olduğu diğer önemli bir risk de 1991’den beri sahip oldukları de facto bağımsız yöntemlerini kaybetme olasılığıdır. ABD Kuzey cephesinde Irak’a saldırmak üzere Türkiye’de en az 40 000 Amerikan askeri ve 350 savaş uçağının konuşlandırılmasını talep etmektedir. Türkiye ise 80 000 askerle Kuzey Irak’a grip, doğrudan doğruya Irak’la herhangi bir çatışma ortamına girmeden, olası Kürt devleti girişimlerine yerinde müdahale ederek engellemek istiyor . ABD ve Türkiye’nin, Türk askerinin ABD saflarında Irak’a saldırmasını da kapsayan çok boyutlu bir anlaşmaya varması, de facto Kürt yönetimini ciddi bir riskle karşı karşıya bırakabilir . Bir de ABD’nin Musul ve Kerkük’ü ele geçirmede karşılaşabileceği zorluklar karşısında, Türkiye’nin yardımına başvurmak durumunda kalması, Iraklı Kürtlerin durumunu daha da zorlaştıracaktır .

 

BAĞDAT’IN FETHİ KERKÜK’TEN GEÇER

Amerika’nın olası Irak operasyonunda Kerkük, gerek coğrafi ve stratejik konumu ve gerekse sahip olduğu petrol rezervleriyle çok önemli bir yer tutar. Zagros dağı eteklerinde kurulu olan şehir, Bağdat’ın 250 km kuzeyinde yer alır. Önlü yazar Şemsettin Sami, 1886’da Türkçe olarak yayınladığı ilk ansiklopedik sözlük "Kamûs`ul-A`lam" in Kerkük maddesinde şöyle yazıyor: "Kerkük: Kürdistan`ın Musul ilinde ve Musul`un 160 kilometre güneydoğusunda, bir sıra tepelerin altında, geniş bir ovanın kenarında ve Erdhem Irmağı üzerinde, Şehrezor sancağının merkezi bir kenttir ." 

Irak’taki iki önemli petrol havzalarında biri olan Kerkük’teki kuyulardan günde şu anda 1 milyon varil petrol üretilmektedir. Kerkük’teki petrol rezervlerinin 10 milyar varilin üzerinde olduğu tespit edilmiştir. Amerikalı askeri planlayıcılar, savaş dumanlarının dindiği ortamda, Kerkük’teki petrol kuyularının yalnızca Amerikan askeri kontrolünde olmasını talep etmektedirler. Ancak Amerikalıları endişelendiren çok ciddi bir sorun var: Irak askeri güçlerinin Kerkük’ü terk etmeden önce şehirdeki petrol kuyularını yakarak infilak etmeleri .

Irak askerlerinin böyle bir eyleme girişmeleri Amerikalıların beklemeyeceği bir savaş sürprizi değil. 1991’de Saddam güçleri Kuveyt’ten çekilirken, Kuveyt’teki yaklaşık 1000 petrol kuyusundan 730’nu ateşe verdiler. Yangınla oluşan bulutlar aylarca Körfezi örtü ve gökten kara yağmurların yağmasına sebep oldu. Yeraltı suları kirlendi. Bazı kuyulardan günde 60 000 varilin üzerinde fışkıran ham petrol, çölde bir çok petrol gölünün oluşmasına yol açtı. 

Kuyuların yakılması bir yandan muazzam bir çevre, sağlık ve ekonomik yıkıma yol açarken, diğer yandan karadaki askeri güçlerin ilerlemesini de çok ciddi oranda engelleyebilmektedir. Öte yandan kuyulardan çıkan dumanlar, uçakların hareket alanını ve uydudan izlemeyle pozisyon alışı zorlaştırmaktadır . 

Kuveyt’teki kuyuların yakılmasıyla meydana gelen maddi hasar 20 milyar doların üzerindeydi. Aradan 10 yıldan fazla zaman geçmiş olmasına rağmen, bazı kuyulardaki tahribatlar hala tamir edilemedi. Amerikalı askeri uzmanlar, Saddam’ın sona yaklaştığı anda, günde 3 milyon varil petrolü Basra Körfezine dökmeye kalkışabileceğini de hesaba katmaktadırlar. Böyle bir durumda Körfezdeki 15’ten fazla tuzdan arındırma tesisi de yıkıma uğrar ve meydana gelecek hasar 50 milyar doları aşar .

Kerkük’ün askeri açıdan stratejik bir önemi de Bağdat’la olan bağlantısıdır. Askeri açıdan, Kerkük’ü by pass geçerek Bağdat’a ulaşmak hemen hemen imkansızdır. Çünkü, ağır ve mekanize zırhlı araçların Bağdat’a doğru hareket edebilecekleri yegane elverişli yol Kerkük- Bağdat güzergahıdır. Bağdat’a çıkan diğer yollar, coğrafi yapıları gereği dağlık ve engebeli olduklarından askeri açından hızlı bir ilerleyişe elverişli değiller. Üstelik buralarda pusular kurarak ABD ve müttefiki ordulara ciddi kayıplar verdirmek de olasıdır .

Rus istihbarat kaynaklarına göre, ABD’nin Kerkük’e yönelik askeri planlarından haberdar olan Irak’ta Kerkük’ün savunmasına büyük bir önem vermektedir. Irak, Cumhuriyet muhafızları, sınır muhafızları, binlerce Baaslı sivil polis ve askeri istihbarat komandolarıyla daha şimdiden Kerkük’te bir savunma kalkanı oluşturmuştur . Dolayısıyla Kerkük’ün düşüşü Bağdat’ın düşüne yol açacaktır.

Bütün bunları dikkate alarak Amerika 1991 Körfez Savaşı ve 1999’da Kosova’da yaptığı gibi, bir yandan çok yoğun bir hava bombardımanıyla Irak’ın elde kalmış olan füze ve radarlarını yıkarken, diğer yandan çok çabuk hareket eden kara güçleriyle, başta Kerkük olmak üzere petrol sahalarını denetim altına almaya çalışacaktır. Yine bu esnada özel birlikler, henüz kullanılmasına izin verilmeden Saddam’ın biyolojik ve kimyasal silah depolarını ele geçirmeye çalışacaklardır . 

Amerikanın ele geçirmek istediği diğer bir şey de Baas Partisine ait arşivdir. Arşivin ele geçirilmesiyle Irak rejiminin 30 yıldan beri Sovyetler Birliği, Doğu Almanya, Arap ve Batılı politikacılarla, hatta terörist örgütlerle olan ilişkileri de gün yüzüne çıkacaktır.

 

SAVAŞIN MALİYETİ

Beyaz Saray kaynaklı değerlendirmelere göre Irak’a yönelik direk bir müdahalenin bedeli 80 milyar dolar civarında olacaktır. Ancak Yale Üniversitesi ekonomi profesörlerinden William D. Nordhaus’a göre, ülkenin yeniden yapılanma giderleri de işin içine katıldığında, gerçek giderler astronomik rakamları bulacaktır. 

Bosna ve Kosova’daki uluslararası barış koruma operasyonları dikkate alındığında, Irak’ta etkili bir barış ve sükunet ortamı tesis edebilmek için on binlerce Amerikan askerine ihtiyaç olacaktır. Her ay Afganistan’da yaklaşık 1 milyar dolar askeri operasyonlar için harcamak durumunda kalan Amerika’nın Irak’taki giderleri oldukça fazla olacaktır . Irak’ta yıllarca kalması düşünülen Amerika askeri gücünün yıllık giderleri maksimum 10 milyar dolar olarak hesaplanmaktadır. Profesör Nordhaus’sa göre, “Başarılı bir işgal ve Irak’ın yeniden yapılanması göz önüne alındığında, Amerikan askeri gücünün Irak’ta kalışı rahatlıkla 20 yılı aşacaktır. Böylece ilk on yıllık gider 75 ve 500 milyar dolar arası olacaktır” .

İngiliz düşünce kuruluşu ‘The Institute of International Strategic Studies’ e göre, savaş sonrası barışı koruma operasyonlarının ABD ve müttefiklerine yıllık maliyeti 12 ve 50 milyar dolar arası olacaktır. İngiliz düşünce kuruluşu, 100 000 kişilik bir ordu ile Irak’ı 5 yıl kadar bir süre işgal etmenin yaklaşık 125 milyar dolara mal olacağını tahmin etmektedir .

BM değerlendirmeleri, savaş sonrası Irak’ı yeniden inşa maliyetinin, ilk üç yılda 30 milyar doları aşacağı yönündedir .

 

PETROL DENETİMİ

ABD Savunma Bakanlığı dünyada 12 ülkenin nükleer silah programına, 13 ülkenin biyolojik silahlara, 16 ülkenin kimyasal silahlara ve 28 ülkenin balistik füzelere sahip olup Amerika Birleşik devletleri için bir tehdit oluşturduklarını dile getirmektedir . Nükleer silahlar ve uzun menzilli füze başlıklarına sahip olmasıyla şu anda gündemdeki yerini koruyan Kuzey Kore, bu tehlikeli silahları para karşılığında satmakta tereddüt etmemektedir . Üstelik şu an, 37 000 ‘i Güney Kore’de olmak üzere, 100 000 Amerikan askeri Kuzey Kore’nin füze menzilinde bulunmaktadır .

Dünya genelinde durum bu iken, Irak’ı ABD açısında birinci öncelikli tehdit ve hedef durumuna sokan nedir? Böyle bir soruya ilk akla gelen yanıt, elbette ki Irak ve bölgedeki petroldür.

Birinci Dünya Savaşı’ndan önce, 1912’de İngiliz Banker Sir Ernest Cassel’in öncülüğünde, İngiliz ve Alman ortak girişimi olarak kurulan Turkish Petroleum Company, bölgede çıkarılacak petrolün denetimi haklarına sahipti. 19 Mart 1914’te Almanlar ve İngilizlerin yaptığı işbirliği doğrultusunda, şirket hisselerinin %50’si Anglo Persian, %25’i Deutsche Bank’a, %25’i Royal DutchShell’e devredildi . Ancak Almanya savaşı kaybedince ortaklıktan çıkarıldı. Kuzey Irak üzerinde hak iddia eden Fransa’ya, bu iddiasından vazgeçmesine karşılık olarak ortaklıktan bir hisse verildi.

Fakat Amerika’nın da, daha başından beri bölgede varlığı tespit edilmiş olan petrolde gözü vardı. Öyle ki, daha 1908’de Ortadoğu petrolleri için harekete geçen ABD, Başkan Roosevelet tarafından desteklenen Amiral Chester’i İstanbul’a göndermişti. 

Birinci Dünya savaşının sona ermesinin ardında, Amerika da, Avrupa’da savaşmasına karşılık olarak Irak petrolünden bir hissenin kendisine verilmesini istedi. Amerika, bu haktan yoksun bırakıldığı taktirde, savaş öncesi imzalanmış olan petrol ile ilgili bütün antlaşmaları ilegal sayacağını ilan etti .

ABD’nin baskısına dayanamayan İngiltere, Amerika firmalarına ortaklıktan % 20 bir pay vermek durumunda kaldı.

Irak, 1967’de, diğer Arap ülkeleriyle İsrail’e karşı Altı Gün Savaşına katılınca ABD ile ilişkilerini kesti. 1972 yılına gelindiğinde Irak petrol endüstrisini millileştirdi. Budan sonraki 15 yıl boyunca Irak Sovyetler Birliği’ne yakınlaştı ve Sosyalist blokla ilişkilerini genişletti. Ancak ABD gözlerini bölgedeki petrol ve denetiminden hiç ayırmadı . Çünkü petrol yalnızca para değil, aynı zamanda güçtü. Petrolü kontrol eden gücü elinde tutardı.

Irak’ın tespit edilmiş olan petrol rezervleri en düşük tahminle 112 milyar varildir. Bu miktar ABD’nin sahip olduğu petrol rezervlerinin yaklaşık beş katıdır. Üstelik ABD, kendi petrol ihtiyacının %60’nı dışalımla karşılamaktadır. Irak, 262 milyar varil petrolle dünyada en çok rezerve sahip Suudi Arabistan sonra, ikinci zengin ülkedir. Irak’ın ispatlanmış 112 milyar varil petrol rezervine ek olarak, henüz tam olarak keşif edilmemiş 220 milyar varil petrolünün olduğu tahmin edilmektedir .

Amerika’nın Irak’ı denetim altına almasıyla, büyük bir olasılıkla Irak OPEC’ten istifa edecek, veya ettirilecek. 1974 yılında, dünya petrol üretiminde OPEC’in payı %50’nin üzerindeyken, bugün %42 civarına inmiştir. Amerika’nın denetimindeki bir Irak’ta, petrol üretiminin günde 6 milyon varile çıkarılmasıyla, bütün dünyada petrol fiyatları keskin bir şekilde aşağı inebilir .

ABD Dışişleri Bakanı Colin Powel, Boston Globa yaptığı açıklamada Irak ve petrolün denetimine ilişkin olarak şöyle söylemektedir:” Irak’la savaşa girildiğinde, koalisyonu oluşturan güçlerin liderliği Irak’ın kontrolünü ele alacaktır. Irak petrolü Irak halkına aittir. Irak’ta her ne şekilde bir muhafızlık oluşturulursa oluşturulsun, petrol Irak halkı için kullanılacaktır; ABD’nin amaçları doğrultusunda kullanılmayacaktır.” Colin Powell, ABD’nin hangi firmalarının petrol sahalarını işleteceğine ilişkin soruya şu karşılığı vermektedir:” Bu soruya verecek bir yanıtım yok. Eğer Irak’ı işgal edecek güç biz isek petrol Irak halkının çıkarları için alıkonulacak ve Irak halkının yararına işletilecektir .”

Bütün bu açıklamalara rağmen ABD yönetim çevrelerinde, Irak petrol gelirlerinin bir kısmının en az iki yıl sürecek işgal operasyonu giderleri için kullanılıp kullanılmayacağı tartışılmaktadır. Başkan yardımcısı Dick Cheney ve Pentagondaki bazı yetkililer, Irak petrol gelirlerinin, Irak’ta demokratik bir rejim kurulana dek, işgal güçlerinin günlük masrafları için harcanmasından yanadırlar. Buna rağmen devlet ve adalet bakanlıkları, paranın emanette alıkoymasından yana bir eğilim sergilemektedirler .

Irak, İran ile savaşa girmeden önce günlük petrol üretimi 3.5 milyon varil idi. Ancak ülkenin girdiği iki ağır savaştan sonra, Irak’ın günlük petrol üretimi 2.1 milyon varile kadar geriledi . Şu anda Irak ‘ın dünya petrol ihracatındaki payı % 3 civarındadır .

Tha Wall Street Journal’a yansıyan kimi haberler, Bush yönetiminin Irak Petrol Sanayisini rehabilite etmek arzusunda olduğu yönündedir. Yine basına yansıyan kimi haberler, Cheney‘e bağlı personelin Ekim ayında Exxon Mobil Corporation, Chevron Texaco Corporation, Concoco Philips ve Halliburton’la bir görüşme yaptığı yolundadır. Ancak ABD yönetimi ve söz konusu şirketler bu toplantının yapıldığı yönündeki haberleri yalanlamaktadırlar .

Açık ki ABD Irak’ı denetimi altına aldığı andan itibaren, dünya petrol rezervlerinin %65’ine sahip olan ve dünya ham petrol üretiminin %30’nu gerçekleştiren Basra körfezini de kontrol altına alacaktır.

 

SAVAŞ SONRASI YAPILANMA

“Irak Tarihi” adlı çalışmasıyla tanınan İngiliz tarihçi Charles Tripp’e göre, Irak söz konusu olunca iki noktaya dikkat etmek gerekir: 

1) İngilizlerin Birinci Dünya savaşı sonrasında kendi amaçları doğrultusunda kurdukları oldukça yeni bir ülkedir. 

2) 80 yıllık kuruluşundan bu yana, ‘Irak halkı’ gibi bir kavram, çok ciddi bir tartışma konusudur .

Osmanlılar bugün Irak olarak adlandıran bölgeyi 1500’lerde ele geçirdiler. Yaklaşık 100 yıl sonra, 1600’larda Osmanlı yönetimi dini(mezhepsel), etnik ve coğrafi unsurları dikkatte alarak bölgeyi üç ayrı vilayete ayırdı. Kuzeyde, Musul vilayeti olarak adlandırılan dağlık kesimde Kürt nüfus yoğunluktaydı.

Diğer iki vilayette Arap nüfus baskındı. Ortak dilsel ve dinsel özelliklerine rağmen, Arap nüfus farklı iki mezhebe mensuptu. Irak’ın merkezinde, çöl ve Bereketli Hilal olarak bilinen iki nehir arasında oturanlar Suni mezhebinde idi. Osmanlılar Bağdat merkezli bu yeri Bağdat vilayeti olarak ayırdılar.

Üçüncü vilayet, yoğun bataklık ve boş çöllerle kaplı alanlardan oluşan, Şii Mezhebinden Arapların yerleşik olduğu güneydeki Basra idi.

Birinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde, İngilizler Kasım 1914’te Basra’yı, Mart 1917’de Bağdat’ı, Kasım 1918’de Musul’u işgal etti. Savaş bittiğinde Irak İngilizlerin denetimindeydi. Osmanlıların üç vilayet halinde yönettiği Irak’ı, İngilizler “yönetim amaçlı olarak” bir devlet halinde organize ederek Bağdat’ı başkent yaptılar .

1920’lerde hala imparatorluk görüşüne sadık olan İngilizler Milletler Cemiyetinden Irak’ı resmen kontrol mandasını aldılar. Ancak ertesi yıl Kürtler ayaklanma başlattı. İngilizler ayaklanmayı yatıştırmak için, 1921’de, İstanbul’da eğitim görmüş, Suudi Arabistan doğumlu Faysal’ı Irak’a kral olarak atadı. 1932’de İngilizler Irak’tan ayrıldılar, fakat arkada bıraktıkları yapı bir çok siyasi çekişme ve çatışmaya elverişliydi.

Savaş sonrasında Irak’a yerleşmesine kesin gözüyle bakılan Amerika’nın ülkede yepyeni bir yapılanmaya gidileceği aşikardır. Çünkü Amerika Irak’ta vur-kaç politikasına yönelmeyecektir. Yeniden yapılanma idari yapı, parti sistemleri, istihbarat ağı, askeri yapı, yerel yönetimler gibi geniş bir yelpazeden ele alınacaktır. II. Dünya Savaşı sonrasında Almanya ve Japonya’nın işgalinde olduğu gibi, büyük bir olasılıkla Irak da uzun bir dönem için üst idari yapı itibarıyla ABD askeri ve müttefiklerinin demir yumruğu yönetiminde kalacaktır. 

Ulusal Güvenlik sözcüsü Sean McCormack ABD’nin Irak’ta kalacağı süreye ilişkin olarak şöyle söylemektedir:” ABD Irak’ta, Irak halkına kendi ülkesini yeniden yapılanmada iyi bir başlangıç yapacağı döneme kadar yardımcı olacak ve gerektiği kadar kalacaktır. Bu amaca ulaşıldığı an Irak’ı terk edecektir .”

ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Peter Rodman ise Irak’ta kalışa ilişkin olarak şöyle söylemektedir:” Irak’ı gerektiği zamandan önce terk etmemek bizim sorumluluğumuzdur. Bizim Irak’ta bir boşluk bırakmama sorumluluğumuz var .”

Amerika, İngiltere’nin 1920’lerde zorla biraya getirdiği, ancak bir türlü üniter bir yapı oluşturamayan Irak’ı gevşek bir federasyonla bir arada tutma eğilimindedir. Böylece güçlü ve merkezi bir yapıya sahip olamayan Irak, bundan böyle kendi komşuları ve İsrail için de bir tehlike olmayacaktır .

Körfez savaşından bu yana, şüphesiz üzerinden en çok konuşan konu Musul ve Kerkük’tür. Türkiye, Bağımsız Kürt devleti oluşumu ve Kürtlerin Musul ve Kerkük’ü denetim altına alma girişimlerini casus belli (savaş nedeni) sayacağını defalarca ilan etti . Uzun bir dönem, Musul ve Kerkük üzerindeki tarihi haklarından söz eden Türkiye, gelinen noktada bu isteminden vazgeçmiş veya ısrarcı olmak istememektedir.

Ancak Türkiye’nin hala ısrarla üzerinde durduğu nokta bağımsız Kürt devleti ilanı ve Musul- Kerkük’ün kaderidir. Gerek KDP ve gerekse KYB, savaş sonrasında bağımsız Kürt devletini ilan etmeyeceklerini, uluslararası ortamın bu işe elverişli olmadığını, Irak’ın toprak bütünlüğünü koruyacak federal bir yapılanmanın, Kürtlerin temel talebi olduğunu, başta Türkiye olmak üzere, ilgili tüm devletlere bir çok kez ilettiler.

Musul’a gelince, Kürtlerin genellikle şehir merkezi üzerinde ısrarcı olmadıkları görülmektedir. Kent merkezinde azımsanmayacak bir Kürt nüfus olmasına rağmen, kentte Arap ve Türkmen nüfusları baskındır. Musul’la karşılaştırıldığında, Kerkük’ün durumu oldukça farklıdır. Öyle ki, Kerkük’te bir Arap mezarlığı bile yoktur. Önemli oranda bir Türkmen nüfusu barındırmasına rağmen, Kerkük tipik bir Kürt kentidir.

71 yaşındaki kıdemli Kürt politikacı Sami Abdurahman, Kürtler için Kerkük’ün önemini şöyle dile getirmektedir: “1970 ve 74 barış müzakerelerinde, bizim Saddaml’a bir uzlaşmaya varmamızı engelleyen temel sorun Kerkük’ün yönetiminin kimlerin elinde olacağıydı. Bu konudaki anlaşmazlık bizi Irak yönetimi ile yeni bir savaşın içine soktu. ”

Irak ordusunun dağılması durumunda bile Kürtler Kerkük’e saldırmayacaktır. Kürtler, böyle bir saldırının başta Türkiye olmak üzere, İran gibi ülkelerin müdahalesine yol açacağının farkındalar. Kaldı ki ABD ve İngiltere’de, Kürtlerin Kerkük’e saldırarak denetim altına almalarına hiç bir şekilde müsaade etmeyeceklerdir . Çünkü en kaba anlatımla, bu güçlerin bölgeye yerleşmeleri, başta Kerkük ve Musul petrolleri olmak üzere bölgedeki petrolü denetim altına alma amacıdır.

Türkiye’nin, bağımsız Kürt devleti ilanı ve Kürtlerin Musul ve Kerkük’e girişini engellemek amacıyla Kuzey Irak’a girmesi, uluslararası hukuk açısından meşru bir müdahale olarak kabul edilmeyeceği gibi, uzun vadede Türkiye’nin çıkarlarına da hizmet etmez. Böyle bir girişim, bölgedeki diğer aktörlere de davetiye çıkaracağı gibi, yıllarca sürecek bir Kürt- Türk savaşı ve düşmanlığına da yol açar. PKK ve Türk güvenlik güçleri arasında 15 yıl kadar süren düşük yoğunluklu savaş, bir Türk-Kürt savaşı olmadı, ancak Türkiye’nin Kuzey Irak’a müdahalesiyle meydana gelecek ilk silahlı çatışmanın uluslararası literatürdeki adı, “Türk-Kürt” savaşıdır.

Üstelik Türkiye’deki Kürtler, Kuzey Irak müdahalesinin doğrudan doğruya kendileri yüzünden yapılacağının farkındadır. En sıradan bir Kürt bile, eğer Türkiye’de milyonlarca Kürt yaşamıyor olsaydı, Türkiye’nin bu müdahaleye kalkışmayacağını bilir. Bu harekatın milyonlarca Kürt’ün hissiyatını nasıl etkileyeceği bir yana, “ayrımız gayrımız yok, hepimiz eşit haklara sahip birinci sınıf vatandaşlarız” söyleminin en temel dayanaklarını ortadan kaldıracaktır. Tabi “Türk –Kürt” kardeştir gibi sözlerin de.

Türkiye’nin, olası göçü engellemek amacıyla Kuzey Irak içinde, 70 km derinliklerde “güvenlik kordonu “ oluşturmaya kalkışması da “insani” olmaktan çok siyasi amaçlıdır. Körfez savaşı sırasında yüz binlerce Kürt İran’a da sığınmıştı. Dolaysıyla İran’da aynı gerekçelerle Kuzey Irak’a girebilir.

Bizzat Başbakan Abdullah Gül, şimdiye kadar defalarca Irak’la herhangi bir silahlı çatışmaya girilmeyeceğini ve Irak’a tek kurşunun sıkılmayacağını açıkladı. Peki Irak savaşı başladığında, Saddam güçleri Kuzey’de kendisine karşı savaşan ABD ve Kürtlere karşı kimyasal silah kullandı ve yüz binlerce sivil Kürt Türkiye’nin Kuzey Irak’ın iç kesimlerde oluşturduğu “güvenlik kordonuna” doğru göç etmeye başladı, Türkiye böyle bir durumda Irak’la çatışmadan bu göçü nasıl durduracak?

Irak savaşını, Kürtlerin savaş sonrası siyasi mevzilenmesine endekslemiş olan Türkiye’nin bu politikası, ABD’nin bölgeye uzun vadeli yerleşme stratejisine hizmet eder niteliktedir. Türkiye bu politikasıyla soydaş olarak haklarının savunucu rolüne soyunduğu Türkmenleri de, “yeter ki Kürtler bir şeyler elde etmesin” mantığıyla feda etmekten kaçınmamaktadır .

Ancak her şeye rağmen Kürtler, “Kürt Kudüs’ü “olarak adlandırdıkları Kerkük’ten vazgeçmeyecektir. Amerikalılardan, Kerkük’ün tarihi, coğrafi ve demografik yapısını göz önünde bulundurarak, şehrin Kürt Federe yönetimi sınırlarına dahil edilmesini isteyeceklerdir.

Bölgede uzun dönem kalıcı olduğuna kesin gözüyle bakılan ABD, bir dönem sonra, bu kalıcılığını kurumsallaştırmak için Kürt meşruiyetine ihtiyaç duyacaktır. Bu bir stratejik öngörü değil, ancak uluslararası hukuk ve reel politik bunu gerektirecektir.

Etnik, dini ve coğrafi kriterler göz önüne alındığında, Osmanlı vilayet sistemi üzerine inşa edilen üçlü federasyona Türkiye’nin de çok fazla itirazı olmamalıdır.

Aslında Irak’taki federal yapının temelleri daha 1991’de atıldı. Öyle ki, yıllardır de facto bir bağımsızlığa sahip olan Kürtleri, bu aşamadan sonra merkezi, otoriter ve üniter bir Irak’a yeniden entegre etmek, hiç bir şekilde kolay olmayacaktır. Kaldı ki Kürtler, Irak muhalefeti içinde ülkede yerleşik olup yılardır yönetim deneyimine sahip olan yegane organize güç durumundadırlar. Bu yönleriyle de Kürtler Irak’ın yeniden yapılanmasında, Irak muhalefet grupları ve ülke içindeki halk arasında, çok önemli bir köprü rolü oynarlar . 

Kürt federe yönetimi sınırlarında kalacak Musul-Kerkük’ten, gelecekte en karlı çıkacak olan taraf Türkiye olurdu. Ancak Türkiye’nin tutumu, ABD’nin Musul-Kerkük’ü uzun bir dönem denetiminde tutma politikasına da hizmet etmektedir. Irak’ta bir iç denge politikası güdecek olan ABD, Musul ve Kerkük’ü bir arada ne Arap’lara ve ne de Kürtlere verecektir. Büyük bir olasılıkla Musul, Federe Suni Arap yönetimi sınırlarına dahil edilirken, Kerkük Kürt yönetimi tarafında kalacaktır.

Irak’ı üçlü bir federasyon olarak bir arada tutmak, bölgedeki dengelerin korunması açısından da son derece önemlidir. Bağımsız bir Kürt devleti oluşumu Türkiye, İran ve Suriye’deki Kürtleri tetikleyebileceği gibi, Güneyde ortaya çıkacak Şii bir devlet İran lehine dengeleri bozar. Bu nedenle, aslında halkı istemese bile, Irak’ı gevşek bir federasyonla bir arada tutmak ABD ve müttefikleri için de önemlidir.