Copyright 2017 - Custom text here

Safa KAÇMAZ

Öteki dillerin çoğunda olduğu gibi türkçede de ölüm konusunda yapılan duyurunun adı ‘kayıp ’ ve ‘yitirildi ’ şeklindedir. 

1926 yılında, eski Sovyetler Birliği sınırları içindeki Ahıska’da doğan Nafiz Kaçmaz’ı Mayıs ayının ilk haftasında,uzun yıllardır yaşamakta olduğu Adana’da ‘yitirdik’; ölüm ve cenaze törenleri üzerine, anısına hazırlanan bu yazıları eğer okuyabilmiş olsaydı, babacığım sanırım mutlu olurdu.

 

*** 

Eski toplumda, aidi olduğu ve olmadığı toplumsal birimler ile kendi arasında kurulmuş olan ilişkiler, bireyin doğum öncesinden başlar; çünkü doğacak çocuğun baba-erkek ve ana-kadın toplum birimleriyle hangi tür bir aidiyet ilişkisine sahip olacağı önceden saptanmış durumdadır; bu ilişkiler bireyin ölümü ile son bulmaz; hatta bir bakıma güçlenen bir şekilde, devam eder. Daha 5. yy’da Kutsal Ogüst , «Pompea exsequiarum, magis sunt vivorum solatia, quam subsidia mortuorum» derken bu bakımdan çok haklıydı. Eski toplumda daha belirgin bir şekilde görüldüğü gibi, ölüm törenleri, ölenlerden çok, yaşayanlar için değer taşır. 

Toplumsal ilişkiler, sonuçları bakımından, üretim tanımayan en eski insandan bu yana, bireyin aidi olduğu ve olmadığı toplum birimler arasındaki paylaşım ilişkileri düzeninden başka bir şey değildir ve bu olguyu bütün yönleriyle kavrayabilmek için kendisine başvurduğumuz insan tarihi, cenaze ve ölüm törenleri konusunda da, zengin kaynaklara sahiptir. 

Daha yakından bakıldığında, insan toplumunun en eski kültür temellerinden birisi olarak ölüm törenlerinin ritüel özelliği; deyimsel ve uygulamalı gelenek aktarımına dayanmakta olduğu farkedilecektir. Eski ve modern toplumlarda, ölüm ve cenaze törenleri düzeni, mezar-cenaze kültü, verili topluluk ilişkilerinin kavranılması ve irdelenmesinde açıklayıcı bir kurumdur; eski toplumun bir çeşit ilişki aynası olarak varlığını, sonraki yuzyıllara uzatarak günümüze gelmiştir. 

Her eski mezar keşfi kazıtbilimciyi yeniden çok sevindirir. Çünkü yamyamlıktan uygarlığa doğru atılan adımları temsil eden cenaze ve ölü beden koruma kültünün parçası olan mezarlar bulgusal olarak bu zengin tarihin hiç olmazsa önemli bir bölümünü bağırlarında saklamışlardır. 


Hepsi de yemek ve içmek ile bağıntılı olan kupa, çanak-çömlek kalıntıları, nerede ise bütün dünyada eski mezar kazıtlarının ortak bulgularını oluşturuyor. Cenaze tören katılımcılarını tanıtan özel desen, şifre veya benzer belirleyici özelliklere sahip olan ve batıda, genellikle isteyerek kırılmış kupa, çanak-çömlek kalıntılarını ölü beden ile birlikte mezara gömmek çok eski bir uygulamadır; şimdiki görgüsüz zenginlerin Atina ve İstanbul tavernalarında tabak kırma gösterileri, anlaşılıyor ki, eski toplumun geleneksel bir cenaze töreni uygulamasıydı. Hakimin kalem kırması gibi, antlaşma araçları olan kadeh ve tabak kırma tutumu, eski insanın verilen sözden dönmeme, benzer tutumu yinelememe isteğini yansıtmaktadır. 

Cenaze törenlerinin, artık onların hiçbirisini yiyemeyecek, koklayamayacak ve içemeyecek durumdaki ‘ölmüş birey ruhuna’ adanmış ziyafet törenleriyle sıkı sıkıya bağlı olması olgusu uzmanların epey zamandan bu yana dikkatlerini çekmişti. 'İlkel topluluklar' arasında araştırma yapıp da cenaze törenlerine el atmak zorunda kalmamış cok az Avrupalı bilim adamı vardır. Çünkü en basit gözlemde bile, bütün toplulukların ölüm ve ölü beden ile belirgin kurallara bağlı bir ilişki yükümlülüğü içinde olduğu hemen saptanabilmektedir. 

Ölüm ve cenaze törenlerine ilişkin Avusturalya izlenimlerine dayanan küçük bir not çok ilginçtir: ingiliz kökenli bir Avusturalyalı, çin kökenli yurttasının, ölmüş bir yakının ruhuna, düzenli aralıklarla, pirinçli yemekleri götürüp mezarın üzerine bırakmasıyla alay ederek, ölünün geceleri ç ıkıp getirilen yemekleri yiyip-yemediğini sorar. Çin kökenlinin yanıtı oldukça soğukkanlıdır: “Onun bu yemekleri yiyip yemediğini bilmem ama, sizin ölü, mezarı üzerine bıraktığınız o güzel çi çekleri geceleri çıkıp kokluyor mudur acaba?”

Ölü birey ruhuna sunulan ve fakat hepsini yaşayanların tükettiği yiyecek ve içeceklerin, ölü bireyin ‘öteki dünya yolculuğu’ sırasındaki ‘gereksinimi’ gibi tanıtmak konuyu çözümlememiştir. Ne yazık ki, uzmanlarımızın genellikle, sadece kendi davranışını anlamlı ve soylu sayan ukela ingiliz ile törelerine bağlı kurnaz çinlinin kavrayış derinlikleri ötesine geçebildiklerini söylemek çok zordur. Evrensel özellik taşıyan ‘ölü ruhuna ziyafet’ kalıntılarının asıl anlam ve kaynaklarına yönelmek yerine metafizik dünyanın gıri bulutları arasında sonu gelmez ‘açıklamalar’ girdabında gezilip durulmuştur. 

Ölüm ve cenaze kültünün parçalarını bulduğumuz ölüm törenlerinin düzeni aslında toplumbirimlerin kendi içlerinde ve aralarında var olan ilişkiler düzeninin gerçek yaşamın dışına itilme ve bunları yinelememe çabası olarak şekillenmeye başlamış olmalıdır. 

Eski toplumun mezar kültünün, dolayısıyla ölüm ve cenaze törenlerinin merkezinde bulunan yemeli-içmeli ziyafet toplantıları, bireyle toplum birim ilişkisi bakımından, bir yanıyla, iç ve dış ölü yamyamlığının geçmiş göstergelerini yansıtmaktadır; öte yandan ise, daha az bozulmuş öteki ritüel gelenekleriyle de, ölünün aidi olduğu ‘cenaze sahibi’ birim ile aidi olmadığı toplum birim arasındaki paylaşım ilişkilerini yansıtır. Bir topluluğun cenaze ve ölüm kültünün çeşitli görünt üleri ve karmaşıklık yada basitliği, o topluluk atalarının uygarlığa adım attıkları andaki ilişki tarzlarını ortaya serer. 

Binlerce yıla yayılan süreçte dönüşmüş, bozulmuş ve unutulmuş yanlar taşıyor olsa da, ölüm-cenaze törenleri, eski toplumun, yaşayan ve ölen bireyi arasında yerine getirilip uyulması gerekli olan saptalı kurallarıyla tarihin en eski kültür ögelerinden birisidir. Bıçağı ateşe uzatmanın yasaklanması, ateşle arınmanın kutsanması vb. ile ölü bedenin yakılma suretiyle cenaze töreni yapılması tarihte aynı temel uygarlık çizgisi üzerinde şekillenmiştir. Toplu mezar alanlarının, yerleşim birimleri sınırları içinde veya dışında seçilmiş olması da tarihteki anlamını, ‘mimari kaygılarda’ değil, toplumbirim ile ölen birey arasındaki ilişkilerde bulur; ölü bedenin konut zeminine gömülmesi; ‘köle kullanılarak yaptırıldığı’ yinelenen eski mısır piramitleri, Sümer yer altı kıraliyet mezarlıkları, kümbet ve mozoleler… ölü bedenin korunması ödeviyle yükümlendirilmiş topluluğun asal ürünleridir. 

‘Kayıp’ ve ‘yitirildi’ ilanları; ölümün ‘üç günden sonra’ duyurulması veya öteki benzer deyim ve uygulamaların vurguladığı temel olgu, ölen kişinin ölümünün başka ifadelerle tanıtımı, daha doğrusu, gizlenmesidir. Ölümün ve ölü bedenin gizlenmesi kaygısının; ölen bireyin ’başında nöbet’ tutularak korunması geleneğinin... gerçek nedenleri anlaşılmaya başladığında cenaze törenlerinin mistik örtüsü de yere düşmeye başlar. 

Paris- 28.09.2003

- Düşünen Siyaset -